BENİ BENDEN BAŞKA KİMSE ÖLDÜRMESİN


İnsanoğlu, insan olduğunun bilincine vardığı, kendi benliğini tanıdığı andan itibaren ilk savaş ortaya çıktı. İlk savaş belki iki kişi arasında yapılan basit bir kavga ya da çok küçük grupların karşılıklı çatışmasıydı. Sorunu anlatmaya çalışırken niceliksel ayrıntılardan tamamen uzak kalarak insanın saldırganlık ve şiddetle nasıl tanıştığına, kendi türünden olan bir başkasını öldürmeyi keşfetmesine dikkat çekmek istiyorum. Şiddet, saldırganlık ve öldürme isteği, benlik duygusundan doğmuş olmalı. Benliğini fark eden insan varlığını sürdürmek ve korumak amacıyla kendine tehdit olarak algıladığı diğer benlikleri uzaklaştırma, yok etme dürtüsüyle şiddete ve saldırganlığa yönelir. Birinin yaşaması için bir şeylerin yok olması, bazı şeylerin birinin kullanımında olması gerekir. Bunun arkasından birinin daha iyi yaşaması gelir. İnsan, varlığını sürdürmek için kendi türünden olan diğerlerini kullanımına alan ve öldüren tek canlıdır belki de. Ancak başkalarını öldürmeyi meşru kılacak kurumları oluşturan, öldürmeyi kitleler halinde gerçekleşecek şekilde toplumsallaştıran tek canlı sadece insandır. İnsanın topluca öldürmelerini gerekli kılacak birçok neden sayılabilir, çeşitli gerekçelerle insanların birbirlerini öldürmeleri mazur gösterilebilir. Peki, insan, öldürmeden ve başkası tarafından öldürülme korkusunu duyumsamadan yaşayabilir mi? En azından insanın öldürmeden yaşayabilmesine doğasının engel olmadığı inancını kaybetmek istemiyorum.
İnsan ihtiyacından fazlasını üretmeye başladığı dönemden itibaren artı değer oluştu ve bununla birlikte artı değeri mülkiyetine alan kesimler sermayelerini ve egemenliklerini korumak amacıyla halkın çoğunluğunu tahakkümlerinde tutacak bir yapılanmaya ihtiyaç duydular. İnsanları şiddet yoluyla itaat etmeye zorlayan egemen güçler tarihin her döneminde süreç içerisinde ancak biçimsel değişmelere uğrayarak varlıklarını sürdürdüler. Varlıklarının teminatını sağlayan ise ellerinde bulundurdukları, öldürmekten başka bir işlevi olmayan silahlardı. Askerlik kurumu sadece modern toplumların bir parçası değildi kuşkusuz ancak bilimdeki ilerlemelerle ve teknolojik gelişmelerle birlikte en kurumsal, tekelleşmiş ve tahrip gücü en etkin halini ulus devlet modelinde aldı.
Günümüzde savaşsız bir dünya olasılığının ve bununla birlikte askersiz bir toplumun yaşayabilmesinin olanaklılığının mümkün olduğunu hayal edebilir miyiz? Eğer hayal edebiliyorsak bu doğrultuda ordusu olan bir devletin vatandaşı olarak neler yapabilir? Öldürme ve öldürülme durumuna maruz kalma ihtimalini yok etmemiz ne kadar mümkün? Modern toplumda yaşayan bireylerin, demokratik ulus devlet içerisinde topluma ve diğer bireylere yönelik yükümlükleri insan hakları ilkeleriyle belirtilmiş ancak en temel insan hakkı olan insanın özgürce yaşaması ve kişiliğini geliştirilmesi hakkı, Evrensel İnsan Hakları bildirgesiyle tanımlanmasına rağmen, modern ulus devletler bu hakkın tanınmasında ve güvence altına alınmasında yeterli olamıyorlar. Devletler çıkarları doğrultusunda savaşmaya devam ettikleri için ölecek ve öldürecek insanlara daima ihtiyaç duyuyorlar. Devletlerin duyduğu bu ihtiyaç devam ettikçe silahsız ve savaşsız bir dünyadan bahsetmek de en azından devletler düzeyinde inandırıcılığını yitiriyor.
Devlet, militarist ruhu ve saldırganlığı sadece şiddetin meşru olduğu kurumlarla değil tüm kurumlarıyla toplumda yaygınlaştırıyor. Kapitalist sistemin rekabetçi, acımasız düzeni içerisinde insanlar savaşmaya eğilimli hale getiriliyor ve hiyerarşik düzen içerisinde itaat etmeyi öğrenen insanlar ileride ordudaki görevlerine hazırlanıyor hatta hevesli, istekli bir ruh haline bürünmüş birer kahraman adayı oluyorlar. Bu durumun oluşmasında toplumun tüm kurumlarının işlevi rol oynuyor. Toplumsallaşmanın, değerleri içselleştirmenin ilk evresi olan ailede çocuklar, savaşı ve öldürmeyi meşru görecek şekilde yetişiyorlar. Ebeveynler oyuncak silahlarla, masallarda geçen kahramanlık hikâyeleriyle -bilinçsizce de olsa-daha yaşamayı öğrenmeyen çocuklara ölmeyi ve öldürmeyi öğretiyorlar.
Medya, ordu, aile gibi kurumların bu tür yönlendirmelerine rağmen yine insani değerlerden, vicdandan yana olan insanlar çıkıyor; ölmek ve öldürmek istemediklerini, savaşsız ve silahsız bir dünya için yaşamak ve yaşatmak gerektiğini, vicdani bir tavırla özgürlüğe, kişiliğin gelişimine engel olan, şiddeti meşrulaştıran bir güce itaat etmeyeceklerini söylüyorlar. Dünya görüşleri, inançları ve vicdani tutumları gerekçesiyle askerlik yapmak istemeyen ve bunu beyan edenler Türkiye’de insan hakları ihlal edilerek cezalandırılıyor. Vicdani ret Avrupa Konseyi tüm ülkeler tarafından tanınmasına rağmen Türkiye vicdani reddi hala tanımıyor. Yukarı da bahsettiğim gibi toplumsallaşma süreci içerisinde insanların çoğu askerlik yapmaya istekli hale getirildikleri halde zorunlu askerlik uygulamasıyla istemeyenler de ölmeye, öldürmeye, itaat etmeye, tek tipleşmeye, üniforma içerisinde kişiliksizleşmeye, özgürlüğün yok edilmesine zorlanıyor. Vicdani değerde ısrarcı olanlar “halkı askerlikten soğutmak, emre itaatsizlik” gibi suçlardan yargılanıyor ve caza yaptırımlarıyla karşı karşıya kalıyor. Hukuksal boyutuyla durum çelişiktir. Bir yandan yasalar kendini öldürmek isteyeni (intihar, ötenazi) engelliyor diğer yandan kendini ve başkasını öldürmemek isteyeni cezalandırıyor.
Asker olmanın ve savaşmanın meşrutiyetinin siyasi propagandayla ilgisi olduğu kadar kültürel yapıyla, toplumsal değerler ve tarihsel geçmişle de yakından bağı vardır. Ancak savaş olgusu kültürler arası çok büyük farklılıklar göstermemektedir. Her dönemde toplumlar savaşmıştır ve savaşmaya devam etmektedir. Asıl tehlikeli olan bireylerin de otoriteyi onaylaması ve savaşları gerekli görmesidir. İtaat, otoriteyi haklı çıkararak savaşa onay vermek anlamına gelir. Hannah Arendt’ın sözleri bu konu da açıklayıcıdır: “Ancak bir çocuk söz dinler, bir erişkin kişi itaat ediyorsa, bu durumda itaati talep eden otoriteyi ya da yasayı destekliyor demektir.”
Savaşlardaki ölümün diğer ölümlerden tek farkı kitlesel olmasıdır; elbette savaşı meşrulaştırmak, öldürmeyi makul göstermek , “onurlu savaş alanı, şehitlik mertebesi, kahramanca ölüm” gibi ahlaki içeriklerle sağlanmaya çalışılır. Kutsal dinler ahlak sistemleriyle savaşı meşrulaştırırlar fakat intihar, cinayet gibi bireysel öldürme eylemlerini yasaklamışlardır. İşte savaşın irrasyonalitesi bu şekilde açıkça karşımıza çıkıyor. Toplu öldürme eyleminde ahlak arayışları ise absürd durumu tam anlamıyla ifade ediyor. İnsanların karşılıklı yok etme eyleminde ahlaktan bahsetmek boğazına kadar batmış bir insanı bataklıktan çıkarmak için çabalamaya benzer. Kutsal değerler, toplumun refahı ya da bireysel çıkar hatta sapkın hazları doyurmak için olsun insan öldürmek biçimsel farklılıklara sahiptir yalnızca. Kişinin kendi bedeni üzerindeki denetimi yalnız kişinin kendisine aittir: Kişinin bedeninin canlılığının devam edip etmemesi kararı kendisinde olmalıdır, yaşama hakkı konusunda kişiden başka gücün kontrolü kabul edilemez. Rahat bırakın insanları! Kendi yaşamlarıyla ilgili kararlarlarında özgür olsunlar; isteyen intihar etsin, hesap sormayın hiçbir yerde ama insanlar birbirini öldürmese keşke…




1 Yorum “BENİ BENDEN BAŞKA KİMSE ÖLDÜRMESİN
  1. Umberto dedi ki:

    Faydali bir yazi olmus tskler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*